ATATÜRK




...

/ İçerik /

ATATÜRK'ÜN KARLSBAD GÜNLÜKLERİ..




2013-08-25 - Bodrum

Mustafa Kemal Atatürk 1918 yılı başlarında böbreklerinden hastalandı. Durum ciddileşince tedavisinin ünlü bir termal kent olan Karlsbad’da yapılması kararlaştırıldı. O zamanlar Avusturya – Macaristan İmparatorluğu sınırları içindeki Karlsbad bugün Çek Cumhuriyeti topraklarına dahildir ve adı Karlovy Vary’dir. Doğu cephesinde tuttuğu anı defterinin aksine Karlsbad’da daha kapsamlı ve daha uzun ama yine Osmanlıca ve kendi el yazısıyla günlüklerini yazdı. Yine, O’nun askerlikten ziyade ilginç olabileceğini düşünerek seçtiğim anılarını aşağıda bulacaksınız.

30 Haziran 1918: Pazar günü öğleden sonra saat 7:30’da Karlsbad İstasyonu’na varıldı. İstasyonda gelişimi bekleyen otel kapıcısının getirdiği arabaya eşyalarımı da yükleyerek hazırlanmış olan eve gelindi... Doktor Verner bu evde benim için bir salon bir yatak odası bir uşak odası (emirerim Şevki için) ve bir hamamdan oluşan kesimi haftalığı 140 Kron’dan tutmuş. Ben ilkin memnun olmadım. Pubb ve buna benzer yüce binaların, görkemin, gösterişin yanında benim kalacağım yer o kadar çekici görünmedi. Yarım saat sonra aynı zamanda beni tedavi etmesi de kendisine yazılmış olan Verner geldi. Kalacağım yer konusunda neşesizliğimi gizleyemedim. Elli bir yaşında daha evlenmemiş olan doktor, ciddi ve deneyimli bir yumuşaklıkla bana dedi ki: ’Sen buraya ciddi bir kür yapmak için mi geldin, yoksa lüks ve görkemli gürültüler içinde zevk etmek, yorulmak için mi? Ne istiyorsunuz, işte sakin ve rahat bir apartman’.

Atatürk, size bazı günlük notlarını vereceğim bu anı defterini 1916 yılı sonuna doğru tayin edildiği Bitlis, Muş, Çapakçur, yani Doğu Cephesi’nde tuttu. Tümü kendi el yazısıyla ve Osmanlıca tutulan anılar, ilginç bir şekilde aniden kesilmektedir.

Ben artık sözü uzatmadım. Doktor görevini yaptı ve sonunda izleyeceğim programı yapıp bıraktıktan sonra ‘yine görüşürüz’ dedi ve gitti.

Doktor beslenme sorununu saptarken ekmek sorun oldu. ‘Elbette yanınızda un getirdiniz’ dedi. ‘Hayır’ dedim. ‘O halde burada ekmek bulmayacaksınız. Çünkü burada sadece yerlileri hükümet beslemek zorundadır. Yabancıları değil.’ ‘Öyle ise doktor, benim burada kalmama olanak yoktur. Hemen yarın ülkeme döneyim. Bizim yurdumuzda yabancılar yerlilerden daha çok yerler, içerler. Ben de hükümetime yabancılara ekmek verilmemesini öneririm.’

1 Temmuz 1918 – Pazartesi: … Saat 8’e yakın sabah kahvaltısını yapmak için otel Pubb’un lokantasına gittim. 21 numaralı güzel bir kızcağız, ne istediğimi sordu! Tereyağı yok, ekmek yok, şeker yok, süt yok. Şekersiz çay, iki yumurta, bal getirdi. Emir erim cebime yolda küçük bir parça ekmeği sokmuş, onunla sorunu çözdük. Oradan eve gittim.

2 Temmuz Salı: ……Bir devletin ileri gelenleri, kendi insancıl duygularına uyarak devlet sorunlarını çözemez, o yetkisi yoktur. Yurt kimsenin çiftliği değildir. Yalnız biz Türkler yurdun ve ulusun yönetimini elimize aldığımız zaman, kendi kişisel işlerimizdeki iyilik severliğimizi, devletin yabancılarla olan işlerinde ve sorunların çözümünde ilke sayıyoruz, bir çocuk gibi aldanıyoruz.

3 Temmuz Çarşamba: Asker elbisemi giyim. Saat 7’de İmperial’e gittim….Müzik başladı yemek salonun geçtim.Obert’e hazırladığı yeri sordum, dün tembih etmiştim. ‘Buyrun Albay Efendi’ dedi. Adam anlaşılan halimize bakarak demek ki, ancak albaylık yöneltiyordu. General olduğumu anlatmaya kalkışmak bir sorun….Ve kendimi tanıtmak için kartımı verdim: ‘Moustapaha Kemal Pacha Armeefuhrer’ Herr Obert’in bütün bu ayrıntılı karta rağmen bizi Albay Efendilikten başka bir şey saymadığını … ertesi gün masanın üzerine bıraktığı karttan anladım. ‘ Monsieur Kemal Pacha’ 5 Temmuz 1918 – Cuma: …. Cemal bey ve arkadaşları geldiler. Onlardan özür diledikten sonra pijamalı olarak kabul ettim. Cemal bey ‘Hepimize, yeni padişaha ömür versin’ dedi. Birden bire şaşırdım. Ne var, ne oldu dedim. ‘Bilginiz yok mu padişah öldü.’ ‘Üzüldüm ve acındım’ dedim. Bu kişiler bu sözlerimin anlamını anlayamadılar. Hakları vardı. Çünkü ben ne ölen padişaha acıdığımdan ve ne de yeni padişahın ömrünün uzun ya da kısa olacağından üzüntülü değildim. Acındığım yön İstanbul’da bulunmayışımdı.

6 Temmuz 1918 – Cumartesi: …. Yemekten sonra oturduğumuz salon. dans salonunun bitişiğindeydi. Çok zarif, tatlı birkaç genç kadın smokinli erkeklerle dans ediyorlardı….’Ne güzel dedim, dansı çok sevdiğimden, ateşemiliterlik zamanımda birinci valsörlerden sayıldığımdan söz ettim. Hanımefendi de kızlık yaşamında çok dans ettiğinden, dansı sevdiğinden söz etti ve sonra ekledi:’ Bu yaşamın bizde yerleşmesi ne kadar güç’ Dedim ki: Ben her zaman söylerim….benim elime büyük bir yetki ve güç geçerse ben toplumsal yaşantımızda istenilen devrimi bir anda bir’coup’ (vuruş) ile uygulayacağımı sanırım. Neden ben bunca yıllık yüksek öğrenim gördükten, uygar yaşamı ve toplumları incelemek ve özgürlüğün tadına varmak için yaşam ve zaman harcadıktan sonra cahil halkın derecesine ineyim? Onları kendi dereceme çıkarayım. Ben onlar gibi değil, onlar benim gibi olsunlar. Ahlak her toplumsal kesimin inanışına göre başka anlam, başka renk, başka amaç gösteriyor gibidir. Söz gelimi, bizde, namus ve günahsızlık çok büyük ve sıkı olarak sınırlandırılmıştır. Bu Avrupalı bu sınırları tanımıyor. Onlar bizim gözümüzde ahlaksız, onların gözünde biz vahşi. Özetle sonuç: Bu kadın sorununda cesur olalım. Kuruntuyu bırakalım. Açılsınlar, onların beyinlerini ciddi bilim ve teknikle süsleyelim… Onur ve değer sahibi olmalarına birinci derecede önem verelim. Sonra kişisel ilişkilere gelince, doğaya ve ahlakımıza uygun karı arayalım. Onunla evlenme koşullarımızı açık ve kesin olarak kararlaştıralım. Ona uymada kusurlu olunca onun gereklerini yapalım. Kadın da böyle hareket etsin!

7 Temmuz 1918 Pazar: … Seyfi Bey’in eşi Mebruke Hanım diyor ki: ‘Bütün genç kızlarımız biraz çok eğitim ve öğrenim gördükten sonra annelerini beğenmiyorlar. Onları adi görüyorlar. Ben buna çok kızarım. Bence anneler, kızlarını kendi düzeylerinden yükseğe çıkacak ölçüde öğrenim yaptırmamalıdırlar. Varsınlar cahil kalsınlar…’ Dedim ki: “ Hanımefendi! Bu çok doğaldır. Yüksek düzeyde olan, kendi düzeyinden bilgice düşük olanı beğenmez. Ama bu durum aslında takdire, desteklenmeye değer görülmek gerekmez mi? Her yeni yetişen kendinden, eskisini beğenmeyecek kadar yükselirse, o zaman, ancak o zaman gelecek kuşaklar birbirlerinden adım adım yüksek düzeyde bir yüce soy oluşturabilirler ki, insanlığın amacı da budur. Onun için genç kızlarımızı ve genç erkeklerimizi düşüncede, bilimde geçmişe bağlı bırakmak, belirli bir geri sınırın ilerisine geçmesine engel olmak düşüncesini yeğlemeyelim; dikkatinizi, kızgınlığınızı doğuran bunlar yalnız bizde değil her ulusta böyledir.” … Ortamı şakaya çevirmiş olmak için sözü değiştirdim, dedim ki:

Benim en çok üzüldüğüm, yurdumuzda öğrenim görmez, yetişen hanım kızlarımız, bizi beğenmiyorlar. Dahası işittiğime göre son zamanlarda, görünüşte din değiştiren Alman subaylarına varanlar da varmış. Elbette bunu da doğal görmek gerek. Ben de genç iken ille Avrupalı bir kızla evleneceğim diyordum. Bizim kızlarımız hatırıma bile gelmiyordu… 8 Temmuz 1918 Pazartesi: Bugün yazılmaya ve incelenmeye değer, aşağıdaki sorunlar var, ama zamanım olmadığı için yalnız not etmekle yetiniyorum:

1. Cemal Paşa’nın yeri, izlediği yaşama biçimi için servet kaynağı

2. Talat Paşa’nın Cemal Paşa’ya kardeşçe muamelesi! Nedeni ne olabilir?

3. Enver Paşa bana karşı ne politika izliyor? Buna karşı ne karar vermeliyim?

4. Yeni padişah ne gibi durumlar alabilir?

10 Temmuz 1918 Çarşamba: Bu iki günün nasıl geçtiğini yazmayacağım. Birçok anılarım gibi bunların da unutulmasında ne sakınca var? Yalnız şunu diyeyim ki insanlar gerçeği her zaman gizlerler. 27 Temmuz 1918 Cumartesi: …Karlsbad’da geçen günlerimin hatıratını tümüyle ve olduğu gibi bu defterlere yazamadım. Birincisi gereği kadar yazı yazmak için yeterli zamanım olmadı. İkincisi, her düşündüğümü, her yaptığımı, yani bütün gizli düşüncelerimi ve hayatımı bu defterlere nasıl emanet edebilirim. Hatta yazdıklarımı bile bir gün, ihtimal pek yakın bir günde mahvetmeyecek miyim? Şimdiye kadar hep böyle olduğu içindir ki yazılmış toplu bir hatıratım yoktur…

Viyana, 28 Temmuz 1918 Pazar: … Karlsbad’da geçen günlerimin anılarını beşinci defterin sonunda kapadım. Şimdi Viyana’da geçecek bu birkaç günlük anılar için yeni bir defter, bu defteri açıyorum. Mustafa Kemal yeni açtığı altıncı deftere hiçbir şey yazmadı. Evet, anılarında yazdığı gibi, belki bıraktığı toplu bir hatıratı yok, ama bıraktığı dev eseri hala dimdik ayakta: Türkiye Cumhuriyeti Yetmez mi?

Başvuru: Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ten Bize – M.Sunullah Arısoy Cilt 1 (1903- 22.4.1920) Hürriyet Vakfı Yayınları 1987 İstanbul Kaynak: Prof. Ayşe Afet İnan, Türk Tarih Kurumu Yayınları XIII. Dizi Sayı 7 1983

Yorumlar

YORUM YAP