YAŞAM




...

/ İçerik /

İKİ AYYAŞ İZMİR'DE...




2013-09-08 - Bodrum

1.AYYAŞ: “26 ve 27 Ağustos’ta yarma hareketi ve 28, 29, 30 Ağustos meydan muharebesi içinde olmak üzere ordularımız on beş günde dört yüz kilometre yol aldılar. Piyade ve süvarilerimiz İzmir’e kavuşmak için birbirleri ile adeta yarıştılar. İzmir rıhtımında süvarilerimizin kılıçları suya aksederken, piyadelerimiz Kadifekale’ye Türk bayrağını çekiyorlardı. Hatıramda aldanmıyorsam, büyük orduların yürüyüş ölçüsü yirmi, yirmi iki buçuk kilometredir. (günde) Askerlerimiz bütün rekorları kırmıştır.” 2.AYYAŞ: “Şimdi Uşak’tayız. İzmir’e doğru harekete devam edeceğiz. Her taraf yanıyor. Düşman kıtaları uğradıkları yerleri bir şey bırakmaksızın yakıyorlar. Halk canını dağlara atarak, köylerin, şehirlerin dışına kaçarak kurtarabiliyor. Her tarafı yangın kaplamış… Bir esir kafilesinin Banaz’a getirildiğini gördüm. Kafile içinde bir tümen komutanı varmış. Bana getirdiler… Etraftaki yangını gösterdim. ‘Niçin yakıyorsunuz, muharebede böyle şey mi var?’ dedim. ‘Siz tümen komutanısınız. Bu kıtaat sizindir. Sizi Divanıharbe veririm ve kurşuna dizerim. Halka böyle muamele yapılır mı?’ Ben sözlerimi bitirince Yunan Kumandanı tercümanına beni sormuş, bu adam kimdir demiş. Cephe Kumandanı İsmet Paşa demişler. Bunu duyar duymaz hemen selam vaziyetine geçti. Bana selam verdi. Çok özür diledi. Söz dinletemiyoruz, ordu da zaptırapt kalmadı, herkes bildiğini yapıyor, hiçbir suçumuz yoktur’ dedi. Velhasıl uzun boylu özür diledi. Pekala dedim, bıraktım. Yapacak başka bir şey yok.” 1.AYYAŞ: “31 Ağustos günü ordularımız ana kuvvetleriyle İzmir’e doğru yürürken, başka birlikleri ile de düşmanın Eskişehir ve kuzeyinde bulunan kuvvetlerini yenmek üzere ilerliyorlar. Saygıdeğer baylar, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Savaşı ile ondan sonra düşman ordusunu bütünüyle yok eden ya da tutsak eden ve kılıç artıklarını Akdeniz’e Marmara’ya döken hareketimizi açıklamak ve niteliklerini anlatmak için söz söylemeyi gerekli görmem.” 2. AYYAŞ: “Takip devam ediyor. İzmir istikametinde ilerleyen kıtalarımız 4 Eylül’de Kula ve Alaşehir’i işgal ettiler. Takip gayet süratli gelişiyor. Yer yer düşmanın artçı kuvvetleri ile muharebe ediyoruz, bazı direnmelerle karşılaşıyoruz. Fakat takılmadan İzmir’e doğru ilerliyoruz… Nihayet süvarilerimiz 9 Eylül’de İzmir’e girdiler. Biz, Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa ve ben aynı gün, yani 9 Eylül’de Belkahve’deyiz. O gece burada kaldık. İzmir karşımızda, deniz ayağımızın altında. İzmir’i çoktan beri görmemişiz. Mustafa Kemal Paşa son derece neşeli. Bize sordu ‘Bu geceyi iyi geçirmek için ne yapalım?’ Arkasından ilave etti: ‘Yapılacak hiçbir şey yok, bir araya gelelim şarkı söyleyelim’ dedi. Ertesi sabah 10 Eylül’de İzmir’e girdik. Büyük merasim oldu.” 1.AYYAŞ: “Telsizle doğrudan doğruya bana gönderilen tel yazısında da İzmir’deki İtilaf devletleri konsoloslarına benimle görüşmelerde bulunmak yetkisinin verildiği bildiriliyor; hangi gün ve nerede buluşabileceğim soruluyordu. Buna verdiğim yanıtta da, 9 Eylül 1922’de Nif’te (Kemalpaşa) görüşebileceğimizi bildirmiştim. Gerçekten dediğim günde ben Kemalpaşa’da bulundum. Ama görüşmeyi isteyenler orada değildi. Çünkü ordularımız İzmir rıhtımında ilk verdiğim hedefe, Akdeniz’e ulaşmış bulunuyorlardı.” 2.AYYAŞ: Rıhtımda ne kadar kaldığımızı hatırlamıyorum. Ya bir gece, ya iki gece olacak. Mustafa Kemal Paşa’yı Güzelyalı’da bir eve götürdüler, orada misafir ettiler. Uşaklı Muammer Bey’in evi. Ben karargahta kaldım. Sonra beni de çağırdı, gittim. Evin kızı Latife Hanımefendi, Mustafa Kemal Paşayı misafir etmiş. Mustafa Kemal Paşa’nın bütün karargahına, arkadaşlarına ikram etmek için canla başla uğraşıyorlar. Biz yorgun olduğumuz kadar kirli bir haldeyiz. Ev büyük bir konak. Cepheden kim oraya, Mustafa Kemal Paşa’nın yanına gelirse ağırlayıp temizlemek için bütün hizmet edenler canla, başla uğraşıyorlar. 1.AYYAŞ: Bu sıralarda İstanbul’daki Fransız Olağanüstü Komiseri General Pelle benimle görüşmek üzere İzmir’e geldi. ‘Yansız Bölge’ adıyla andığı bir bölgeye ordularımızın girmemesinin uygun olacağını öğütledi. Ulusal hükümetimizin böyle bir bölge tanımadığını, Trakya’yı da kurtarmadıkça ordularımızın durdurulamayacağını söyledim. General Pelle, Bay Franklen-Buyon’un benimle görüşmek üzere gelmek istediği yolunda almış olduğu özel teli bana gösterdi. Kendisini İzmir’de kabul edeceğimi söyledim. Bay Franklen-Buyon bir Fransız savaş gemisiyle İzmir’e geldi. Fransa hükümetinin kendisini, İngiliz ve İtalyan hükümetlerinin de uygun görmesi üzerine benimle görüşmeye gönderdiğini söyledi. Biz Franklen-Buyon’la görüşürken, İtilaf devletleri dış işleri bakanları imzasıyla 23 Eylül 1922 günü bir nota geldi. Bu nota, temel olarak iki sorunu kapsıyordu. Biri savaşın durdurulması, öbürü konferans ve barış ile ilgiliydi. 2.AYYAŞ: “İzmir’e geldiğimiz ilk günlerde ansızın büyük İzmir yangını çıktı. Rum ahalinin meskun olduğu yer, şimdiki Fuar’ın bulunduğu mahal yanıyor. Nereden başladı, kim başlattı bilmiyorum. Birkaç gün devam etti. İzmir’e girdiğimiz günlerin bende kalan en acı hatırası bu yangındır. İzmir’de neşeli geçen ilk üç günden sonra tekrar karanlık bir hava çöktü. İzmir’i aldık ama İzmir şehri Anadolu’nun yarısıyla birlikte harap oldu havası ortalığı sarmaya başlamıştı. Bu karamsar düşüncelerin üstüne Atatürk’ün kuvvetli iradesiyle herkesin kolundan tutup çıkardığını bilirim. Ümitsiz anlarda herkese azım ve neşe vermek için dünyaya gelmiş olan Başkumandan, yanında bulunanları İzmir’e girmekle büyük bir davayı kazanmış olduklarına tekrar inandırıyordu.” İki Ayyaş serisinin bu yazısını ben değil izninizle Falih Rıfkı Atay bitirecek: “ (İzmir’e gelince) Önce Kramer Palas Oteli’ne gidip güçlükle üst katta bir oda bulduk ve eşyalarımızı bıraktık. Otel yerli ve yabancı Hıristiyanlarla dolu idi. Sonradan bize anlattıklarına göre Mustafa Kemal de şehre girince bu otele uğramış. Ne sırması ne de önünde ve arkasında koşuşan generalleri ve subayları var. Dolu salona girmek isteyince garson yer olmadığını söylemiş. Fakat müşterilerden biri tanıyıp da: Mustafa Kemal, Mustafa Kemal diye bağırınca kalabalık birbirine girer. İhtimal hepsi dağılacaklar. Mustafa Kemal kimsenin rahatsız olmamasını rica eder ve yanındakilerle bir masaya oturur. Garson mudur, otel müdürü müdür, artık kim önce koşup gelmişse birer kadeh içki istediklerini söyler ve sorar: - Kral Kostantin hiç bu otele gelip de bir kadeh rakı içti mi? - Hayır Paşa efendimiz! - Öyle ise ne diye İzmir’i almak istemiş?” Kaynakça: İki Ayyaş’ın ilk yazısındaki kaynakçaya ilave olarak: Çankaya, Falih Rıfkı Atay Bateş A.Ş. Kral Matbaası İstanbul 1984

Yorumlar

YORUM YAP