GÜNDEM




...

/ İçerik /

SEÇİMLE GELEN KRALLAR




2013-01-15 - Bodrum

2012’nin en hararetli tartışmalarından biri olan ‘Başkanlık Sistemi’ belli ki 2013’ün de gündemdeki yerini koruyacak. Öyleyse bu konuyu ele alarak hem geçmişe hem de geleceğe bir selam vereyim diye düşündüm. Başlık benim değil. Maurice Duverger’in bir kitabının adı. Son zamanlarda alevlenen yeni Anayasa hazırlıkları ve bu bağlamda AKP’nin sunduğu ‘Başkanlık Sistemi’ önerisi aklıma yine geçmişe, ‘Cumhurbaşkanı’nı halk seçsin’ referandumunu getirdi. O sıralarda şöyle bir göz gezdirdiğim Duverger’in kitabını bu kez yeniden okumaya, hem ülkemizin, hem de dünyanın mevcut konjonktürü içerisinde yeniden değerlendirmeye karar verdim. Gerçekten 30 yıl önce okunmuş, bazı satırlarının altı o zamanlar çizilmiş, sayfa kenarlarına notlar alınmış böyle eskimeyen yapıtları tekrar okumak büyük keyif. Yazarın yazdıkları olduğu gibi duruyor, ama zaman sizin düşünceniz değişmiş olabiliyor. Konuyu derinleştirmeden peşinen söylemeliyim. Bana göre bizim parlamenter sistemimize Cumhurbaşkanı’nın halkoyu ile seçilmesi uymaz. Bunu o zamanlar savunduğum gibi hala savunuyorum. Her ikisi de halk tarafından seçilmiş bir Cumhurbaşkanı ve bir parlamentonun uyum içinde çalışma şansı çok azdır. Ayrıca bugünkü kısıtlı yetkileriyle halk tarafından seçilmiş bir Cumhurbaşkanı’nın sembol olarak saltanatı babadan oğla geçen İngiltere Kraliçesi’nden (ya da kralından) ne farkı olacaktır? Yine tartışmaya konu olan beş yıl mı yedi yıl mı ikileminde de beş yılcıları desteklediğimi açıkça belirtmeliyim. Bu konu referanduma götürülmüş ve halk bunu beş yıl olarak onaylamıştır. Referandumdan önce Cumhurbaşkanı yedi yıllık süre için seçildi, dolayısıyla onun yedi yıl makamda kalması müktesep hakkıdır gibi bir ‘garabete’ benim aklım ermez. Kamunun verdiği görev ‘kazanılmış hak’ değildir, böyle saçma şey de olmaz. Gelelim ‘Seçimle Gelen Krallara’. (x) Monarşik devlet yapısında ülkenin yönetimi kayıtsız şartsız ‘kralın’ veya ‘hükümdarın’ elindedir. Günümüz batı demokrasilerinde (ABD dahil) ise yine ülkeyi yönetme yetkilerini bir kişide toplamış ‘cumhuriyetçi monarşi’ vardır. Buradaki fark ‘cumhuriyetçi kral’lığın babadan oğla değil seçimle kazanılmasıdır. Örneğin Fransa’da hükümet etme yetkisi seçimle gelmiş bir kişinin elindedir. Fransız Parlamentosu muhalefetin de konuşabildiği ve başkanı denetleyen bir organ gibi çalışır. İngiltere’de de farklı değildir. İngiltere’deki cumhuriyetçi monarşide seçimle gelen başbakanın Fransız başkanından az yetkilere sahip olduğunu kimse söyleyemez. Keza Almanya, İsveç, Finlandiya, Danimarka, Yeni Zelanda, Norveç gibi batı demokrasilerinde de seçimler hep bir ‘tiran’ı, yani ‘hükümdarı’ başa getirmek için yapılır. Süresi dolunca, ya da seçimi kaybedince o ‘kral’ gider, yerine yeni kral gelir. Yetkileri hiçbir zaman ‘monarşik kral’dan az değildir. Hatta bazı durumlarda fazladır bile. Duverger’a göre batı dünyasında iki tip cumhuriyetçi monarşi vardır. Biri ABD’deki başkanlık sistemi, diğeri ise Avrupa tipi yarı başkanlık veya parlamenter krallık tipi. ABD’deki başkanı(hükümdarı) halk doğrudan seçer, parlamentoya doğrudan bağlantılı olmadan ülkeyi yönetir, parlamento başkanı istifa ettiremez, başkan da meclisi dağıtamaz. Avrupa’daki hükümdarlar ise halkın seçtiği parlamento yoluyla, yani dolaylı olarak başa gelirler. Seçimi kazanan partinin şefi kim ise o gider ‘yeni kral’ olur. Seçmenler kendi bölgelerinin milletvekillerinden çok seçtikleri partinin şefine, yani kral olacak kimseye, oy verirler. Şunu birbirine karıştırmamak gerekir: Günümüzde adı cumhuriyet olan, keza arada bir seçim de yapılan bir yığın cumhuriyet vardır. Aslında bunların çoğu cumhuriyet kisvesi altında ‘diktatörlük’tür. Burada normal seçimlerin yapıldığı ve halkın özgürce seçtiği krallardan bahsediyoruz. Yani ne Kaddafi’nin Libya’sından, ne de Mollaların İran’ından bahsetmiyoruz. Burada konu cumhuriyetçi monarşi rejiminde hükümet otoritesini tek başına temsil eden kişinin, bu otoriteyi gerçek demokratik yollardan, yani hür bir seçimle kazanabildiği veya kaybettiği sistemlerdir. İnsan ister istemez bizde son dönemde çok tartışılan ‘askeri vesayetten’ kurtulup acaba ‘tek parti vesayeti’ altına mı gidiyor Türkiye sorusuna geliyor. Duverger’a bakılırsa cumhuriyetçi monarşinin giremediği iki ülke var şu dünyada. Birisi İtalya, diğeri ise Japonya. Bizimle ilgili bir söylemi yok, ancak anlaşılıyor ki biz de sonuçta ‘batı tipi demokrasi’ye ulaşmaya çalışan, halen ‘cumhuriyetçi monarşi’ ile idare edilen bir ülkeyiz. Keza bu dünyanın en ünlü siyaset bilimcilerinden biri olan Maurice Duverger bizim kısa demokrasi tarihimizi incelemeye kalksaydı ‘cumhuriyetçi monarşi’ tanımına çok uygun bir yapının Türkiye’de hüküm sürdüğünü tespit edebilecekti. Özellikle tek parti dönemlerinde ‘tek adam’ veya ‘tek şef’in ne yaman bir hükümet etme gücüne sahip olabildiğini, rahmetli İsmet Paşa dönemini geçtim, gerek rahmetli Menderes, gerek rahmetli Özal ve gerekse bugün Erdoğan’ın ‘cumhuriyetçi hükümdar’ modeline çok benzediğine şahit olacaktı. Demek ki günümüzde krallar sadece veraset yoluyla değil çoğu kez seçimle de gelebiliyorlarmış başa. Tanrı kralı korusun… (x) Seçimle Gelen Krallar (Le Monarchie Republicaine) – Maurice Duverger - Konuk Yayınları İstanbul – 1974

Yorumlar

YORUM YAP